Celile Hikmet, resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındır. 1900 yılında bu dillere destan güzellik, Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlenir. Türk şiirinin önemli isimlerinden biri olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktır. 1916’ya gelindiğinde Celile Hanım’la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başlar. O günlerde ise Türk şiirinin üstadlarından sayılan Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım'ın edebiyat hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştır. Yahya Kemal hafta sonları “Genç Nazım'a Türkçe ile şiir dersleri” verirken, İstanbul’un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım’la yakınlaşır. Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardır. Yahya Kemal ile arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasına neden olur. Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya Kemal’in aşkı dönemin sanat camiası tarafından da fark edilir. Olayı genç Nazım da fark eder. Bir edebiyat dersinden sonra Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün cebine bir not bırakır. Notta Yahya Kemal’e hitaben şöyle yazıyordur:
“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak
giremezsiniz...”
Yahya Kemal ve Celile Hanım
Bu not üzerine ünlü şair, ders vermeyi ve Celile Hanım’ın evine gelmeyi bırakır. Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün İstanbul’un kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka “evet” demiştir, artık evlenmek istiyordur. Yahya Kemal bir taraftan Celile Hanımı deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu evliliğe yanaşmıyordur. Aşkını dile getirdiği olay ise inanılmazdır: “1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum. Bu kadın yazın adada otururdu. Ben de orada idim. Deli divane olmuştum. Sonbahar ’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi. 1916 sonbaharında yine İstanbul’a iniyordu. Ben müthiş mustariptim. Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar...
O gidinceye kadar Ada dopdolu idi, gider gitmez benim için boşalıverirdi. Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı. Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı. Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu. Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim. Gitmeyeceğine yemin etmişti. Bir gece Ada otelinde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum. Müthiş bir acıyla yerimden kalktım. İskeleye doğru gittim. Son vapur çoktan kalkmıştı, sert bir lodos esiyordu, deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim. Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı, çok para verince biri ikna oldu. Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı, denizde çalkalanıp duruyorduk, sandalcı bana küfretmeye başlamıştı, ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum. Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik, hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım, yoktu. Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim. Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım. Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim. Kan ter içinde Bostancı’ya geldim, vakit hayli geçti, Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim, aradılar taradılar birini buldular. Yine bir sürü para verdim. Arabayla yola koyuldum, Kadıköy, oradan Üsküdar. Karşıya geçtim doğru. Nişantaşı, sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum? Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun diye bağırdım?' Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım. Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! Demiş. Geldi haber verdi, sanki dünyalar benim oldu.” Yahya Kemal deli gibi aşıktır ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştur. O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal’e bir mektup yazar, mektupta şöyle diyordur: “Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim. Gelmedin mahzun oldum. Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi. Çok çok göreceğim geldi, beni niye aramadın? Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi, ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum. Evimiz için çalışıyorum...” Lakin hiçbir zaman öyle bir evlilik olmaz. Yahya Kemal hem evlilikten, Celile Hanım ise oğlu ve ailesinin tepkisinden korkmuştur. Bu olayların üzerinden yıllar geçer, Nazım Hikmet büyür bir şair olur. Komünisttir. Vatan aleyhine söylediği sözler ve işlediği suçlar yüzünden hapse atılır. Celile artık yaşlanmıştır. O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştur. Oğlunun hapisten kurtulması için Galata Köprüsü’nde imza toplamaya başlamıştır. Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile Hanım imza toplarken, Yahya Kemal Galata Köprüsü’nden geçiyordur. Büyük aşkını görür ama yanına gitmez ve "Beni Stalin yarattı, beni o yaşatıyor ve vatanım Rusya’da gömülmek istiyorum." diyen Nazım Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle imza toplayan Celile, Hanım'a destek imzasını vermez ve büyük aşkının bu acınası halini daha fazla görmemek için hızla uzaklaşır oradan. Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıkar Yahya Kemal’in.
Şöyle yazıyordur: “Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir. Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim...” Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e giderken, Sirkeci Garı’nda vermiştir Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği. Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir. Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi. Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri, Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır. Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir.
SESSİZ GEMİ
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli
Biçare gönüller!.. Ne giden son gemidir bu
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden
Birçok seneler geçti dönen yok seferinden
Şeyh Şamil Kıvrak
Yorumlar
Yorum Gönder