GİRİŞ
Namık Kemal’in Cezmi (1880/81) romanı “tarihe müstenit hikâye” alt başlığı ile okura sunulur. Görünüşte tarihsel bir gerçekliğe dayanana roman, tarihsel bir gerçekliğin edebi bir malzeme olarak kullanılmasının, edebi-tarihi ve siyasal bir kurgu niteliği taşımasının asıl sebebi Cezmi romanının bu cihette kaleme alınmış bir proje olmasıdır. İçerisinde barındırdığı çeşitli unsurlar ve tipler ile yazarın idealleştirilmiş düşüncelerinin aynası haline gelen bir hikâyenin, dönemin yıkılmaya yüz tutan sosyal, ekonomik ve siyasal yapının içerisinde bir istinat duvarı olarak telakki edilmesi romanın analizini mümkün kılacak çerçeveyi de bizlere sunmuştur. Neden tarihe müstenit bir hikâye yazma gerekliliği o dönemde duyulmuş ve istinat neden ve kim tarafından yapılmıştır? İşte bu sorulara gerek yazarın kişiliğinde gerek de romanın içerisinde cevap bulabiliriz. Namık Kemal’in Cezmi romanı bir tarihi roman denemesinden daha çok; yıkılmaya, çökmeye yüz tutan bir toprak parçasını yerinde tutabilmek için tarihe dayanan bir hikâyenin oluşturduğu istinat duvarı projesi niteliğindedir. Bu çalışmada, elimden geldiği kadar, Cezmi romanını farklı yönleriyle ele almaya ve alt metinleriyle yorumlamaya, dönem içerisindeki konumunu belirlemeye çalışacağım.
Namık
Kemal
HAYATI
21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da dünyaya gelen
Namık Kemal’in asıl adı Mehmed Kemal’dir. Namık adını ise ona şair Eşref Paşa
vermiştir. Babası, 2. Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık görevinde bulunmuş
olan Mustafa Asım Bey’dir. Annesine küçük yaşta yitiren Kemal, çocukluğunu
dedesi Abdüllatif Paşa’nın yanında, Rumeli ve Anadolu’nun çeşitli illerinde
geçirmiştir. Dedesinin himayesi altında
özenle yetiştirilen ve özel bir öğrenim gören Kemal, Arapça ve
Farsçayı’öğrendiği gibi klasik şiirimize de dedesinin yanında gezdiği illerde
eğitim aldığı şairler sayesinde öğrenmiş ve kendini geliştirmiştir. 18
yaşlarında babasının yanına, İstanbul’a döndü. 1863 yılında Babıali Tercüme
Odası’nda kâtip olarak göreve başladı, dört yıllık görev süresi boyunca dönemin
birçok önemli düşür ve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu. 1865’te kurulan ve
daha sonra yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla orya çıkan ittifak-ı hamiyet adlı
gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti
eleştiren yazılar kaleme alıyordu. Yeni Osmanlılar Cemiyeti içerisinde olması
ve gazete çıkan yazıları doğrultusunda İstanbul’dan uzaklaştırılmak için
Erzurum’a vali muavini olarak atandı. Lakin bu görevin önüne çeşitli engeller
ve bahaneler çıkartarak uygun zamanı yaratan Kemal, yakaladığı bu fırsat
sayesinde Ziya Paşa ‘yla birlikte Paris’e kaçtı. Bir süre sonra Londra’ya
geçerek M. Fazıl Paşa’nın da maddi desteğiyle Ali Suavi’nin Yeni Osmanlılar
adına çıkardığı Muhbir gazetesinde yazmaya başladı. Ama Ali Suavi’yle
anlaşamaması üzerine Muhbir ’den ayrılan Kemal, Avrupa’da da desteksiz kalınca
1870 yılında İstanbul’a döndü. Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte
1872’de ibret gazetesini kiraladı ve yazın hayatını bu gazetede sürdürmeye
devam etti. Lakin Kemal’in gazetede çıkan bir yazısı yüzünden gazete dört ay
süreyle kapatılınca gene İstanbul’dan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına
atandı. Vatan yahut Silistre adlı ünlü piyesini burada kaleme aldı. 1873’te
Gedikpaşa Tiyatrosu’nda sahnelenen Vatan Yahut Silistre, halkın büyük coşkusuna
yol açtı. İbret gazetesinde bu olayların haber edilmesi üzerine arkadaşlarıyla
birlikte tutuklandı. Bu kez de Magosa’ya sürgüne gönderildi. 1876'da I.
Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü. Şura-yı Devlet üyesi oldu.
Kanun-î Esasi'yi hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Rus harbi çıkınca II.
Abdülhamid’in Meclis-i Mebusan’ı kapatması üzerine tutuklanarak Midilli Adası’na
sürgüne gönderildi 1884’te Rodos, 1887’de Sakız Adası’na gönderilen Kemal
ertesi yıl burada öldü ve Gelibolu’da, Bolayır’da, defnedildi
Edebi
kişiliği
İlk
şiirlerini çocuk denecek yaşlarda yazmaya başlayan Kemal, İstanbul yıllarında
eski ve yeni kuşaktan şairlerin bir araya geldikleri Encümen-i Şuârâ’ nın
etkisinde bir hayli kalmış ve kimi divan şairlerine nazireler yazmıştır. Ayrıca
Namık Kemal’in bir divanı da mevcuttur. Şinasi’yle
tanışıncaya kadar şiirlerinde Bektaşilik ’ten gelen tasavvufi bir havanın
tesirinde olan Kemal’in edebi kişiliğinde, Yenişehirli Avni ve Leskofçali Galib
gibi şairler önemli yer tutmaktadır. Şinasi ile tanışması Namık Kemal’in
hayatında bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Şinasi ile tanışması ve Avrupa
serüvenleri Kemal’in düşünce hayatının şekillenmesindeki en etkili
faktörlerdir. Avrupa’nın içerisinde bulunduğu çalkantılı dönem ve Fransa’da
yaşanan devrim hareketi ve halk ayaklanmasının yankıları, Osmanlı’nın
içerisinde bulunduğu arayış dönemleri bağlamında birçok düşünürün dikkatini
çekmiş ve Kemal de bu furyadan nasibini almıştır. Zira Yeni Osmanlılar Cemiyeti
de bu zeminde kurulmuş bir cemiyettir.
Arayışlar dönemi içerisinde Kemal ne tam anlamıyla Osmanlıcı ne Batıcı
ne de Türkçüdür. Kemal yetiştiği kültürün izlerini taşıyan, farklı fikir ve
çıkar yolları arayan, bunların neticesinde de düşünce hayatı mücbir bir biçimde
eklektik bir hal almıştır. Şiirin muhtevasına düşünceyi, hürriyeti ve vatan
sevgisini kaynaştıran şair, dönemin sosyal ve siyasi alanında yapılan önemli
bir atılım olsa da Türk edebiyatında millileşmenin ilk adımı yahut temeli
olarak addedebileceğimiz bir yenilik olmadığı gibi biçim açısından da şiirin
fazla bir değişime uğramadığı bunun bir kanıtıdır. Ama Namık Kemal, döneminin
içerisinde düşünüldüğünde dönemin şiir ve edebiyat anlayışı içerisinde büyük
izler bırakmıştır. Sadece kendi dönemi içerisinde değil, geçen yıllar
içerisinde kendisine birçok takipçi de bulmuştur. Elbette Namık Kemal ‘in kendisini bulmasında
diğer bir önemli faktör gazetedir. Döneminde özgül zihniyetinin oluşmasında
yazın alemine giren gazetenin payı oldukça fazladır. 93 Harbi, Bosna-Hersek savaşları,
siyasi bunalımlar ve bu bunalımların içerisinde çıkar yol arayan aydınlarımız
içerisinde Namık Kemal, bütün bu problemleri sırtlanan halkın en çok ihtiyacı
olduğu ve onlara yeniden umut ve mücadele şevki aşılayacak olan vatan, milliyet
ve hürriyet mefhumlarını doğru yer ve doğru zamanda edebiyat içerisinde
eriterek veya direkt olarak gazetede yayımlayarak toplum tarafından takdir
görmüş ve gür sesiyle caddeler onun şiirlerini okumuştur. Namık Kemal, edebi
kişiliğinin yanı sıra milletini, devletini ve yaşadığı dönemini en iyi şekilde
tahlil eden ve karşısına çıkan sorunlara bu cihette cevap verebilmiştir. Türk şiirine getirdiği en büyük yeniliklerden
biri ise Klasik şiirimizin pasifliğini ve edilgenliğini kırarak ona farklı
işlevler ve anlamlar yüklemesi yahut yükleme çabasıdır.
Tiyatro türü Namık Kemal için ayrı bir anlam
ve önem taşımaktadır. Altı oyun kaleme alan Kemal, belki de diğer türdeki
eserleriyle yaratamadığı etkiyi bu altı tiyatro oyunu sayesinde yaratmıştır.
Şair evlenmesi ile edebiyat tarihimize giriş yaptığını kabul ettiğimiz tiyatro
bir tür olarak ele alındığında gerek seyirci/okur ile olan buluşması gerek de
insan üzerinde daha somut ve keskin etkiler yaratması hasebiyle, üstelik bir de
tiyatro yeni tanışan bir halkı gözümüzün önüne getirirsek, tiyatro türünün o
dönem içerisinde insanları nasıl bu kadar etkilediği ve kitlelerini nasıl
peşinden sürüklediğini anlamak daha kolay olacaktır. O dönemleri düşünürsek henüz tiyatro hakkında
bir fikre sahip olmayan halkın önüne kusursuz bir eser çıkarmanın imkânı yoktu,
halihazırda çıkan her eser zaten kusursuz sayılacak yahut o cihette bir etki
yaratacaktı. Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre adlı eseri Şair Evlenmesi’ne
kıyasla sahnelenmiş ilk eser olması hasebiyle büyük ses getirmiş,
eleştirildiğinden kat ve kat fazla beğeni yakalamıştır. İşlediği konu ve bu
konuyu işlediği tür hakkında yukarıda belirttiğim gibi o dönem içerisinde
halihazırda kim bu içeriğe sahip ve bu türde bir esere kalem alsa belki de aynı
etkiyi yaratabilecekti. Kemal’in buradaki yeri ise karşısına çıkan bu fırsatı
en iyi şekilde değerlendirmiş olması ve Klasik edebiyatımızın romantizmini
farklı bir şekil ve içerik ile halkın kalbine işlemesiydi. Çünkü toplumun
haletiruhiyesi bu duruma oldukça müsait ve hatta bu duruma ihtiyaç duyuyordu
bile diyebiliriz.
Bir roman yazarı olarak Namık Kemal, Mukaddime-i
Celal’ de roman ile ilgili görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir:” ... Romandan
maksat, güzerân etmemişse bile güzerânı imkân dahilinde olan bir vak'ayt, ahlâk
ve âdât ve hissiyyât ve ihtimalâta müteallik türlü tafsilâtıyle beraber tasvir
etmektir. Romanlara nâdiren mevcûdât-i ruhâniyye karıştırıldığı vardır. Lâkin o
türlü hayallere ne fikir ile müracaat olun, duğu, mes'elenin sûret-i
tasvirinden bedâheten meydana çıkar.”[1]
Bu düşüncelerden yola çıkarak Kemal’in
romanlarından birinin konusunu günlük hayattan (İntibah), diğerini ise Tarihten
(Cezmi)almıştır. Bu ifadelerden çıkarılacak bir diğer nokta ise ahlak, adet,
hissiyat ve ihtimallere ilişkin olarak olayın anlatılması durumudur. İntibah
romanını ele aldığımızda, yazarın roman içerisinde olaya ilişkin vermek
istediği unsurlar üzerinde durduğu görülmektedir. eski hikâyelerimizi de yine
aynı açıdan, yani «tabiat ve hakikatin haricinde birer mevzua müstenid»
olmaları; bir de topluma ve insana eğilmemeleri yönünden yerer .Konuyla ilgili
düşüncelerini de şöyle dile getirir: Bizim hikâyeler tılsım ile define bulmak,
bir yerde denize batıp sonra müellifin hokkasından çıkmak, âh ile yanmak,
külünk ile dağ yarmak gibi bütün bütün tabiat ve hakikatin haricinde birer
mevzua müstenid ve sûret-i tasvir-i ahlâk ve tafsîl-i âdât ve teşrîh-i
hissiyyât gibi şerâit-i âdâbın kâffesinden mahrum olduğu için, roman değil,
kocakarı masalı nev'indendır. (Mukaddime-i Celâl)[2]
Namık
Kemal’in romanlarında göze çarpan başlıca özellik romantizm akımının etkisi
altında olmasıdır. İntibah romanının ilk sahifelerindeki tasvir ve romanın olay
örgüsü ve yazarın üslubu romantizmin yer yer aşırıya kaçtığına delildir. Romanlarındaki
karakterlerin idealleştirilmiş ve abartılı kişilikler olması (Cezmi, Ali Bey),
olayların da olağanüstü bir şekilde gerçekleşmesine zemin hazırlamaktadır.
Tanzimat romanlarının genel özelliklerini taşıyan romanlarında kahramanlar, günlük
hayattan alınmış olmasına rağmen tek yönlü ve tip mahiyetinde olduğu için gerçeklikten
uzaklaşmıştırlar. Karakterlerin ruh çözümlemesine önem veren Kemal, bu konuyla
ilgili de kendisi şöyle demektedir:
“Bundan
başka, hikâye yazmakta bîr vazife daha vardır. O da muhâtabını ıslâh etmek ve
eğlendirmek için münasebetli münasebetsiz, akla ağıza ne gelirse söylemek
tarz-i kudemâperestânesini terk ile tübiat-i beşeriyyenin tahliline
çalışmaktır.
Vicdan-i
beşerdeki serâiri, kalbin en gizli köşelerine nazar taallûk etmedikçe bulmak
mümkündür, Serâir-i kalbiyye bilinmedikçe bir
adama söylenilen sözleri teessür etmek ise bütün bütün adîm-ül- ihtimaldir.
Çünkü fikir her ne tasavvur ederse bir kere zihnindeki muhfûzât ve gönlündeki
teessürâta tatbik eder. Benzerse kabul eder benzemezse etmez. Bir iki asırdan
heri, hususiyle zamanımızda Avrupalılar ahvâl-i kalbiy yeyi teşrih etmekte bir
mehâret-i fevkalâde izhâr ederek gerek tiyatro, gerek hikâyeyi edebiyatın en
büyük kısımları idâdma idhâl ettiler. Hattâ Fransız lisanında hikâyeye roman
derler.”[3]
Romanlarında toplumu eğitmek ve toplumda
yanlış gördüğü yerleri eleştirmek, düzeltmek gayesi ile romanlar kaleme alan
Namık Kemal, her anlatısını ahlaki bir temele dayandırarak gayesini
gerçekleştirmeye çalışmıştır. Ayrıca konu dışına çıkarak herhangi bir konu
üzerinden düşüncelerini de belirtmiştir. Cezmi romanında tarihi bilgilerin ve
yazarın düşüncelerinin araya girdiğini çokça görmekteyiz. Romanın akıcılığını
ve gerçekçiliğini zedeleyen bu davranış
diğer yazarların eserlerinde de görülür.
“Bu
zat varakasında: «Zamammızda hikâyeler mi ahlâka hizmet edecek?» diye soruyor.
Evet, onlar hizmet edecek... însan öyle kuru kuruya mev’ize dinlemeğe kaani
olmuyor, eğlenerek istifade etmek istiyor.”
“
...îtikaad-z âcizânme kahrsa, hikâye hakikaten insanlar arasında nail olduğu
itibara lâyıktır. însan eğlencesinde de faide görerek birtakım nasâyih bulursa
zarar mı etmiş olur?”[4]
İfadeleri
de bunun somut birer örneğidir. Aynı zamanda toplumsal fayda ile eğlenceyi bir
arada sunma gayesi sadece Kemal de değil dönemin diğer yazarları tarafından da
benimsenen bir görüştür.
Türk edebiyatının ilk romancıları arasında
olan Kemal, Batıya ait bir tür olarak romanı şark tahkiye geleneği içerisinde
eritmemiş, onu kaynağından öğrenmek istemiş ve batı edebiyatını örnek almıştır. Elbette bu
isteklerini gerçekleştirip gerçekleştiremediği konusunda ağır eleştirel yapmanın anlamsızlığı
ortadır. Yeni bir türün edebiyatımıza girmesinde öncülük eden ve onun ilk
örneklerini veren Namık Kemal’in romanları, her ne kadar roman denilse dahi,
edebiyat tarihimiz içerisinde roman denemesi mahiyetindedir. Bunu Kemal’in
romanlarına yahut kişiliğine bağlamanın yanlış olacağı kanaatindeyim. Her
yeniliğin anlaşılması, benimsenmesi ve uygulamaya geçilmesi belirli bir zaman
ve emek isteyen bir iştir. Bu uğurda yapılan başarısız denemeler başarının da yegâne
temelidir. Kemal’den sonra yazılan romanların her biri Namık Kemal’in
romanlarından izler taşır, taşımak zorundadır; çünkü o, edebiyatımıza yeni
giren bu türün ilk örneklerini veren, bu külfetli işe girişmeyi göze almış bir
yazardır.
Batı edebiyatını örnek alma hususunda ise
Kemal düşüncelerini şu şekilde dile getirmiştir:
“...
Biz daimu Avrupa lisanlarının edebiyatça intihâb ettikleri kavâid-i külliyyeye,
gerek ihtiyâr eyledikleri tarz-i taklide tâbi olmak mecburiyetindeyiz. Çünki
gerek o kavâid-i külliyye, gerek o tarz-i taklid Avrupa’nın evhâm-i
heveskârîsinden çıkm/ı birtakım hayâlât değil, sırf hakikat ve tamamıyle sevk-i
tabiattır. (Son pişmanlık önsözü)”[5]
Roman türüyle ilgili Kemal’in i
gerçekleştirmek istediği gayeleri olsa da bu cihette muayyen bir metot
geliştirdiği söylenemez. Romanı
membaından öğrenmek gerekliliği üzerinde duran Kemal, yazısının devamında salt
Batı taklitçiliğin yanında doğu ve batı kültürünü kaynaştırmanın hayali kurar.
“Biz
dahi onların (A vrupalIların) birtakım âsâr-t nefiseterine taklîd eder ve Şark
ve Garb'ın fikr-i kemâl ve bikr-i hayâlini izdivâc ettirmeğe çalışırız. (Son
Pişmanlık önsözü).”[6]
Kimi zaman bilinçli kimi
zamanda bilinçsiz bir şekilde gelenekten yararlanan yazar, bir sentez yapma
isteğinden ziyade kurtulamadığı yahut kurtulmak istemediği bir şeylerin, bu
yeni türün içerisindeki istemsiz varoluşuyla karşı karşıya gelmiştir. Bu
karşılaşmanın ise onu rahatsız etmekten çok memnun ettiği söylenebilir.
Tanzimat Dönemi birçok açıdan zorunlu bir sentezdir. Ama burada iki unsurdan
birisi yeterli yahut uygulamaya geçirilecek derecede tahlil edilmediği gibi
sentez edilecek diğer unsur ise ilk unsurun sentez içerisinde ağır geleceği düşüncesinden
ve yüzyıllardır alışılagelmiş olan bir geleneği kaybetmenin korkusundan doğan
kaygılı bir gelenek savunuculuğunun kendiliğinden bu sentez içerisindeki mücbir
yerini bulmasıdır. Zihinlerde yaşanan bu değişim kaygısının üzerine, bu
değişimin nedenleri ve nasılları da yükleneceği gibi, dönemin bunalımlı havasında
alınacak tepkiler, başarı düzeyi yahut umutsuzluğun getirdiği çaresizlik hali
de eklenince, elbette bütün bunlar o dönemi ve yazarları tahlil etmek için
yeterli olmasa da yaşanılan tezatları bir nebze olsun anlamlandırabilmek için
bir kapı açmamızı sağlayabilir.
İntibah romanının giriş kısmındaki Çamlıca
tasviri, bir kasidenin “nesib” bölümünü andırmakla kalmadığı gibi yapılan
tasvirde Klasik Edebiyat mazmunlarından da çokça faydalanılmıştır.
*
Dudakların gerek rikkati ve gerek penbeliğinin parlaklığı, birbirine sarışmış
iki gül yaprağını andırarak. [7]
*
Lâlelere bakıldıkça kıyâs edilir ki geceden çemenzârda meclis-i işret tertib
olunmuş da sermestâne uykuya varan ashâb-ı meclisin her biri şarap ile dolu
kadehini bir köşeye bırakmış. [8]
Sebebi,
hayâlât-ı şarkıyye ile kesret-i i’tilâf mıdır,nedir, ben gülden bahsettikçe
bülbülü bir türlü unûtamam... [9]
Namık
Kemal’in romanlarında çoğu zaman tasvirler süs ve estetik için kullanılmıştır.
Doğa ve mekân tasvirleri, karakterlerin ruh hallerini yansıtmaktan yahut
gerçekçi bir yaklaşımla romanda bütünlüğü sağlamaktan çok romana estetik bir
haz katmak gayesiyle yapılmıştır. Olay örgüsü içerisinde mekân pasif ve etkisiz
konumuyla sanki doldurma bir ögeymiş gibi yer alır. Olayın içinde rolü olan bir
mekânı Kemal’in romanlarında germek zordur. Bu yönüyle örnek olarak aldığı Batı
edebiyatından bir hayli uzak kalmakta ve Klasik şiirimizdeki süslü ve yoğun
tasvirlere kaymaktadır. İntibah romanındaki şu bölüm bu tasvirlere örnektir:
...
Pencereden hâli olan sağ duvarın bahçe tarafındaki izabesinde ince beyaz tül
ile örtülmüş yataklık; yataklıkla denize nâzır olan pencerenin arasında birkaç
sandalye; büyük pencerenin önünde endam aynasıyle, çifte fânûslu çalar saa-
>tiyle bir muntazam çiçeklik; sola düşen ve bahçeye nâzır iki penceresi olan
duvarın deniz cânibindeki köşesinde bir kanxu pe ve beriye doğru yine birkaç
sandalye ile, kapı tarafındaki köşesinde bir aynalı dolap; kapının iki
tarafında dahi bahçenin sokak tarafındaki cihetine nâzır iki pencere görünürdü,
[10]
Yapılan tasvirler ve ruh çözümlemelerinde dili
yabancı sözcük ve tamlamaların tahakkümünden kurtaramayan yazar, öğrenim
görmemiş avam tabakasını konuştururken sade bir dil kullanmıştır. Bunun sebebi bir kültür çatışmasının karakterlerin
üslubuna yansımasından çok, gerçekliği yakalamada gösterilen çabanın sakat bir
örneği denilebilir. Çünkü romanlarında bütüncül olarak bir gerçeklik
yaratamayan yazar, dil üzerinden böyle bir düşünceye kapılsa dahi bunun yarım yamalak bir kurgusal gerçekliğin
içerisinde göze batacağını hesap etmemiş olabilir. Öğrenim görmüş ve tahsilini
en iyi şekilde yapmış bir insan ile, eğitim görmemiş bir cariyenin arasında
elbette dil yönünde farklılıklar olacaktır ama konuşma dilinde bu fark, romanda
olduğu kadar aşırı ve tutarsız olmayacaktır diye düşünüyorum. Zira romanda
yapılan tasvirler, çözümlemeler ve karakterlerin abartılı konuşmaları da
gerçeği yansıtacak düzeyde değildir.
Köşkü kucaklayacak gibi üzerine müstevli olan
salkımsöğüt ile yapraklarının arasından geçmekte olan envâr-i mâhtâb, bâr-i
hasretle beli bükülmüş sevdâ-zededir ki yârinin karşısında pâbercâ-yi kıyâm
olarak perışân saçlanyle cemâlini nigâh istirkaabdan saklamaya çalışıyor,
leyâli mzâlde meşşâta-i hüsn ü ân olan mâh-i münır ise âşık-i ma'şûk-edânın
gısû-yi târmârını şâne.i elmâs ile tarıyor tahayyülüyle vasf olunsa lâyık idi. [11]
* Bey, gecesini gayz-i müntakımâne ve
nedâmet-i telâficûyâne gibi biri gaayet mûhiş, bir gaayet rakîk iki hiss-i
mütezâd arasında... [12]
Buna
karşılık, öğrenim görmemiş kimselerin konuşmalarında sade dil kullanılmıştır:
—
Aliciğim! bir şey söyleyeceğim ama sıkılma. Sana gücendim zannettin, öyle mi?
Onun için ağladın değil mi? Ben sana gücenmedim oğlum, fakat andım. Bilsen dün
ne hâlde idin. Aklın başından gitmişti... [13]
İntibah romanında olduğu gibi Cezmi
romanında bu üslup özellikleri görünse de Cezmi romanı intibaha kıyasla daha
sade bir üsluba sahiptir. Dil ve üslup tarzındaki bu tutumdan yola çıkarak her
iki eserinde, halktan çok aydın çevrele hitap ettiğini söylemek mümkündür.
TARİHE MÜSTENİT HİKÂYE CEZMİ
Namık Kemal’in 1881 yılında,
Midilli’de kalem aldığı tarihi romandır. Okuyucuya ise 1880 tarihinde cüzler
halinde intikal etmiştir.71İsminden de anlaşılacağı üzere tarihi bir vakaya
müstenit olan bu romanı XVI. Yüzyılda, II. Selim zamanında Osmanlı
İmparatorluğu ile İran arasındaki bir savaş sırasında geçmektedir. İki cilt
olarak planlanan eserin yalnızca birinci cildi yazılmıştır. Cezmi’ye çok az yer
verilen romanda, Kırım Han’ı Adil Giray’ın macerası ön plandadır. İkinci cildin
yazılamamış olması bu cihette üzücüdür; çünkü romana ismini veren Cezmi’nin
hayatı ikinci ciltte yer alacaktır. Kemal bu romanı yazarken Naima Tarihi ve
Peçeli tarihi gibi eserlerden ve Adil Giray Destanı’ndan faydalanmıştır.65 Cezmi
karakteri de Naima Tarihinde adı geçen gerçek kişidir. III. Mehmet devrindeki
sipahi isyanını hazırlayan isyan bastırılınca tabut içinde Üsküdar'a kaçarken
parasına tamah eden uşakları tarafından öldürülen sipahi kâtibi Cezmi Beydir. [14]
Savaş, siyaset ve tarihi vesikalardan
ayrılmayan yazar, birçok yerde, dipnotlar ile gerekli duyduğu açıklamaları ve
kaynakları vermeyi ihmal etmemiştir. Romanı sekteye uğratan ve onun roman
mahiyetinden uzaklaştıran bu tutum, bir tarihçi için doğru olsa da yazarlık hususunda
düşündürücüdür.
Eser
XVI. Asırda İran sarayında geçen bir entrikanın çevresinde gelişmektedir. Tarihi
kaynaklardan aynen alınan bu olay, Adil Giray’ın hikayesini tamamlamışsa da
Cezmi’nin hikayesini yarım bırakmıştır. Fakat “Belki de Cezmi, çeşitli tarihî
hadiselerin izahını ve hâllini edebî türler yoluyla da yapmak, bu vesileyle
devrine mesajlar vermek isteyen Namık Kemal’in bir seri halinde yazmayı
düşündüğü romanların ‘merkez kahramanı’ olarak tasarlanmıştı. Buna göre yazar
gelenek sel anlatı türlerinin tesiriyle Cezmi’yi, destan kahramanı gibi
bambaşka hadiseler içinde yeniden ortaya çıkaracak, onun etrafında söylemek
istediklerini söyleyecekti.[15]
Bir destan kahramanı edasıyla, romantik bir
tavır içerisinde idealleştirilen Cezmi, tam kendi sergüzeştinin başlayacağı noktada
romanın son sahifelerinde gözden kaybolur. Adil Giray’ın saraydaki aşk macerası
ise romanın gövdesini oluşturmaktadır, iki zıt karakterdeki kadının çatışması arasında
(Perihan ve Şehriyar) kalan ve İntibah romanında da gördüğümüz üzere, karakterlerin
toplu ölümü ile son bulan bir
entrikadır.
Tanpınar,
Cezmi’de ihmal edilen taraflardan birinin de mahallî rengi ve devir hayatını
veren tasvirlerin zayıflığı olduğunu söylemektedir.74[16] Eser tarihi olan bağlılığı
ile ideolojiyi ve bu tarihi vakayı bir
arada işlerken tarih dışında kalan unsurları zayıf bırakmıştır. Tarihi gerçeklik
ve ideolojik kaygıların ağır bastığı romanda Tanpınar’ın ifadesi yerinde bir
ifadedir. Namık Kemal tiyatrolarında da İntibah ’ta da karakterlerini
canlandırırken itinalı davranmak ister, karakterlerinin ruhî maceralarına
dikkat eder, kahramanlarının kişilik özellikleriyle eserin vakası arasında
sağlam bir ilişki kurmaya çalışır, kısacası bir yazar sezgisiyle hareket etmek
ister. Ancak eserine yazar olarak başlamışken bir ideolog olarak tamamlar.[17]
Cezmi’nin yazılış sebepleri arasında, diğer
tarihi romanlarda da görülen, romantik yaklaşımın büyük bir payı olduğu
aşikardır. Hele de Namık Kemal’in kişiliği dikkate alındığında, vatan ve
hürriyet romantizminin bu eseri yazdıran başat unsurlar olmasının ihtimali
oldukça yüksektir. Kemal’in dönemi iyi tahlil ettiğini ve ihtiyaçlar
doğrultusunda edebi bir zeminde hem faydalı hem de eğitici eserler vermek
istediğini biliyoruz. Cezmi Romanı, yazarın roman türünün daha efektif ve
yazarın ideolojisine uygun bir şekilde kullanmak istemesinden doğduğu gibi
yaşanan harpler ve başarısız olan diğer ideolojilerin insanlar üzerinde
yarattığı hayal kırıklığını giderecek olan yeni bir umudun da propagandasıdır.
Sadık Tural, Tarihî Roman Geleneği ve Cezmi” başlıklı makalesinde tarih
romancısını “dönemin olumsuz şartlarından bunalan bir mizaca sahip bulunan
tahkiyeli eser yazarı” olarak görür ve Cezmi’deki bakışın ideoloji haline
gelmesini ise “muhatap alınan nesillere, vatan ve millet sevgisini, dürüstlüğü,
fedakârlığı aşılama düşüncesine bağlanabileceği” şeklinde yorumlar.[18]
Cezmi,
taşıdığı ideolojik mahiyeti ile tezli bir romandır. Namık Kemal bu romanında,
“İslam birliği rüyasını bir romanla da tespit etmek ister”[19] İslam birliği konusunda
yaşanan en büyük problemlerden biri olan mezhep çatışmasına romanında yer
vermesinin bir sebebi de budur. Adil Giray, Sünni Perihan ile Şiî Şehriyar
arasında bir seçim yapmak zorunda kalır ve Perihan’ı seçer. Adil Giray’ın
Perihan’ı seçmesindeki tek etken Sünni olması değildir lakin romanın yazılış
amacını ve alt metnini dikkate aldığımızda Adil Giray’ın Perihan’ı seçmesinde
Sünni olmasının etkisi büyüktür. Bu şekilde olayla ilgili düşüncelerini de belirten
yazar, İslam birliğinin Sünni bir çatı altında toplanması gerektiğini
vurgulamıştır. Aynı şekilde Perihan, Sünni olan dayısı ve Adil Giray’ın
yardımlarıyla İran sarayında bir ihtilal yapmak ve devleti, İran şahının,
aslında Şehriyarın, elinden kurtarmak istemektedir. Ancak romanın sonunda üç
kahramanın da ölümü, çözümsüzlük konusundaki bir fikri çağrıştırmaktadır.[20]
Tahlil
Olay
örgüsü
1.
Bölüm
·
Tarihi olay ve dönem hakkında bilgi
verilir
·
Kişilerin tanıtılması
·
II. İsmail’in tahta geçtikten sonra
öldürülüp Hüdabende’nin tahta geçirilmesi
·
Osmanlı’nın İran’a savaş kararı.
2.
Bölüm
·
Cezmi’ni Ferhat Ağa ile tanışır
·
Cezmi şair Nevi ile tanışır
·
Savaşa katılmak ister kendini kanıtlar
3.
Bölüm
·
Osmanlı’nın savaşı kazanması ve düşmanın
bozguna uğratılması
·
Cezmi’nin İranlı Pertev’i kurtarması
·
Cezmi’ni esirlerin idamlarını engellemesi
·
Cezmi’nin Adil Giray ile tanışması
·
Adil Giray ile kardeşinin savaş sırasında
esir düşmesi
4.
Bölüm
·
Şehriyar’ın Adil Giray’a aşık olması
·
Adil Giray’ın saraya, kardeşi Gazi
Giray’ın ise Kahkaha zindanında esir düşmesi
·
Şehriyar’ın aşkını Adil Giray’a söylemesi
·
Perihan’ın şüphelerinin artması ve
Şehriyar ile birlikte Adil Giray’ın odasında yapılan müzakerelere birlikte
girmeleri
·
Perihan’ın Adil Giray’ı görmesi ve onu
tanıması
·
Perihan’ın Adil Giray’a âşık olması
·
Adil Giray’ın Perihan’a âşık olması
·
Karşılıklı mektuplaşmaları ve akabinde bir
plan yaprak Cezmi’nin İran’a çağrılması
5.Bölüm
·
Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın
öldürülmesi
·
Cezmi’nin Pertev’in kardeşi Ayşe ile
nişanlanması
·
Sadık ile İbrahim’in yolda öldürülmesi
·
Cezmi’nin Adil Giray’ın odasına girmesi
6.Bölüm
·
Mirza Süleyman ve Şehriyarın koruyucudan gelen dilekçeyle Adil Giray ve
Perihan’ın planını öğrenmeleri
·
Adil Giray ve Şehriyar’ın çatışması
· Adil Giray’ın
Şehriyar’a yalan mektup yazması ve mektuplaşmaları,
·
Koruyucunun Şehriyar’a her şeyi anlatması( Adil Giray ve Perihan aşkı ile
yaptıkları plan)
· Şehriyar ve
Perihan’ın çatışması
· Adil Giray’ın
Şehriyar’a sinirlenerek gerçekleri açıklaması
7.
Bölüm
Mirza
Süleyman’ın Rüstem Han ile iş birliğine girmesi
· Mirza Süleyman’ın
Ali Kuli Han’a Cezmi’yi sordurtması
·
Mirza Süleyman’ın Abbas’ı sıkıştırması
8.Bölüm
Ali Kuli Han ile Cezmi’nin
buluşması
İkilinin harekete geçmesi
9.Bölüm
Şehriyar ile Mirza Süleyman’ın işbirliği ve pazarlık yapmaları
Şehriyar ve Mirza
Süleyman’ın Adil Giray , Perihan ve
ihtilal hakkında plan yapmaları
10. Bölüm
Süleyman Mirza’nın Ali
Kuli Han’ı kandırması,
Süleyman Mirza’nın Rüstem
Han’a planı anlatması,
Ali Kuli Han’ın kendi
planlarını Cezmi’ye anlatması.
11. Bölüm
·
Cezmi’nin olacakları Adil Giray ve
Perihan’a anlatması,
·
Şehriyar’ın koruyucudan öğrendiklerini
Süleyman Mirza’ya yazması,
·
Şehriyar’ın Şah’ı Perihan’a karşı
dolduruşa getirmesi ve zemin
·
hazırlaması,
·
Şehriyar’ın son gece Adil Giray’ın odasına
girmesi,
·
Koruyucunun O’nu Perihan sanarak havaya
ateş etmesi,
·
O sırada Cezmi’nin vurularak bayılması,
·
Koruyucuların Şehriyar’ı Şah’a rağmen alıp
öldürmeleri,
·
Rüstem Han’ın koruyucuları kışkırtarak
Adil Giray ve Perihan’a
·
salması,
·
Adil Giray ve Perihan’ın öldürülmesi,
·
Abbas’ın cesetleri alıp gömmeye götürmesi,
·
Cezmi’nin iki aşığı birlikte gömmesi,
·
Cezmi’nin kanıyla mezarlarının başına
beyit yazması,
·
Cezmi ve Abbas’ın derviş kıyafetleriyle
Ali Kuli Han’ın yanına
·
gitmesi,
·
Cezmi’nin derviş kıyafetleriyle ülkesine
dönmesi
Figürler
Cezmi: 1546
yılında dünyaya gelen Cezmi, asker bir ailede yetişmiştir. Eğitiminde asker
olan babasının ve amcasının katkıları büyüktür. Cezmi, amcasından “cesaret,
kahramanlık, vatanseverlik” gibi duyguları öğrenir. Binicilikte ve silah
kullanmada olduğu kadar şiir yazmada da son derece yeteneklidir. İranlılarla
yapılan savaşlara katılır, cesareti ve silah kullanmadaki ustalığı sayesinde
kısa sürede komutanlarının sevgisini kazanır. Cezmi, aynı zamanda iyi niyetli,
merhametli, yardımsever bir insandır. Savaş sonrasında can çekişen İranlılar
üzerinde nişan talimi yapan askerleri görünce çok sinirlenir, onları
azarlayarak oradan uzaklaştırır. Dönüş yolunda nehirde boğulmak üzere olan bir
İranlıyı canı pahasına kurtarır. Yine bir gün, Osman Paşa’nın İranlı esirlerin
idam edilmesi emrini verdiğini duyar, ısrarlı konuşmalarıyla Osman Paşa’yı ikna
etmeyi başarır. Esirler, idam edilmekten kıl payı kurtulurlar. Yakın arkadaşı
olan Adil Giray’ın İranlılara esir düştüğünü öğrenince çok üzülür. Adil Giray
bir mektup yazar, arkadaşından yardım ister. Adil Giray, Perihan ve Cezmi
kurtuluş planı yaparlar. Saraydan kaçıp şehri terk edecekleri günün öncesinde
Cezmi, Şehriyar’ın yakın adamlarından olan Cafer adlı bir koruyucunun
tüfeğinden çıkan hain bir kurşunla yaralanır, olduğu yere düşer, baygın bir
halde yatar. Bu sırada Perihan ile Adil Giray koruyucularla göğüs göğse kılıç
savaşı yapmaktadırlar. Fakat sayıca fazla olan koruyucular, genç âşıkları
kılıçla öldüremeyeceklerini anlayınca tüfeklerine sarılırlar. Aynı anda ikisini
de öldürürler. Cezmi, ayrıldığında her şeyin bitmiş olduğunu anlar. Abbas
tarafından diğer cesetlerle birlikte saray dışına çıkarılır. Cezmi, birkaç gün
sonra derviş kılığına girerek Türkiye’ye doğru yol alır.
Ferhat Ağa:
Saraya ait atların bakımından ve atlara binen kişilerin eğitiminden sorumlu
olan kişidir. Zamanının en usta binicisidir. Cezmi’nin biniciliğe olan
yeteneğinden çok etkilenir, bu başarısından dolayı onu takdir eder.
Nev’î:
Saraya mensup bir şairdir. Ferhat Ağa ile içten bir dostlukları vardır.
Cezmi’nin arkadaşlarıyla girdiği bir bahis sonrasında Fuzûlî’nin bir beytine
yazdığı nazireyi okur ve çok beğenir. Cezmi’nin şiir yazma konusunda çok
yetenekli olduğunu söyler.
Mustafa Paşa: Osmanlı
ordusunun genelinden sorumlu olan komutandır. Ağırbaşlı, saygılı, adımlarını
dikkatli atan bir askerdir. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, İran’a yapılacak
sefer öncesinde iki komutan arasında kararsız kalır. Önce Sinan Paşa’yı
çağırır. Sinan Paşa’nın kendini beğenmiş tavırlarını, ölçüyü aşan fikirlerini
pek beğenmez. Bunun yanında Mustafa Paşa’nın saygılı davranışlarından ve
gerçekçi fikirlerinden çok etkilenir. Sefere gidecek ordunun başına Mustafa
Paşa görevlendirilir.
Sinan Paşa: Ordunun başında
pek çok sefere katılmış, türlü başarılar elde etmiş bir komutandır. Fakat son
derece aksi, sinirli, saygısız, palavra atmayı seven, kendini beğenmiş bir
komutandır.
Derviş Ağa: Diyarbakır
Beylerbeyi olan Derviş Paşa, Sokullu soyundandır. Binicilik konusunda çok
ustadır. Temiz yürekli, cesur, askerlik konusunda yetenekli, genç bir
komutandır. Çıldır Gölü’nde İranlılar tarafından sıkıştırılan küçük bir
müfrezeyi kurtarma görevi Derviş Paşa’ya verilir. Savaşın kritik bir anında
Derviş Paşa atından düşer. Derviş Paşa’nın düştüğünü gören Cezmi, süratle
Paşa’nın yanına gelir, kendi atını ona verir ve saygısını göstermek adına
Paşa’nın bindiği atın üzengisini öper. Daha sonra yanına yaklaşan bir İranlı
askeri, usta bir hamleyle yere düşürür ve onun atına binerek savaşmaya devam
eder. Savaş sonrasında Derviş Paşa, Cezmi’yi savaşta gösterdiği gayret ve
başarısından dolayı takdir eder.
Özdemiroğlu Osman Paşa:
Askerlik ve savaş bilgileri bakımından üstün bir komutandır. Savaş sırasında
uyguladığı ustaca taktikler sayesinde, elindeki kuvvetlerin sayıca az olmasına
rağmen çok sayıda başarıya imza atmış genç bir komutandır. Dağıstan Beylerbeyi
ve aynı zamanda Perihan’ın dayısı olan Şemhal’in yeğeni Mihridil ile evlenir.
Şah Tahmasp:
iran’da 1524-1577 yılları arasında tahtın başında bulunan şahtır. Perihan,
İsmail ve Muhammed Hüdabende’nin babasıdır. 53 yıllık uzun bir saltanattan
sonra 1577’de ölmüştür.
Şah II. İsmail:
Şah Tahmasp’ın 1577’de ölümünden sonra, Perihan’ın yardımı ve desteğiyle tahta
çıkan kişidir. Şah Tahmasp’ın oğlu, Perihan’ın kardeşidir. Tahta çıkmadan önce İsmail,
yapmacık tavırları sayesinde Perihan’ın sevgisini kazanmış, fakat tahta
çıktıktan sonra aslına dönmüş, ortalığı kırıp geçmiştir. Kendisine tehlike
olarak gördüğü çoğu kişiyi öldürtür, çoğunun da gözlerine mil çektirir. Şah II.
İsmail’in yaptığı kötülükler yanına kalmaz. Nihayet tahta çıktıktan bir buçuk
yıl sonra bir gece, odasında ölü olarak bulunur.
Şah Muhammed Hüdabende:
Şah Tahmasp’ın oğlu, Begüm Şehriyar’ın kocasıdır. Şah II. İsmail döneminde
gözlerine mil çekilmiş zavallı bir âmâdır. Şah II. İsmail, odasında ölü olarak
bulununca, tahtın başına Muhammed Hüdabende geçer. Kör olduğu için hayata
küsmüş, her şeyden elini eteğini çekmiştir. Devlet yönetimiyle uzaktan yakından
ilgisi yoktur. Yönetimde söz sahibi olan kişiler, kız kardeşi Perihan, karısı
Şehriyar ve veziri Mirza Süleyman’dır.
Begüm Şehriyar:
Şah Muhammed Hüdabende’nin karısıdır. Romanın kötü kahramanıdır. Acımasız, kötü
kalpli, ahlâksız, şehvet düşkünü bir kadındır. Arzuladığı bir şeyi elde etmek
için her türlü kötülüğü ve rezilliği yapar. İçindeki şehvet ateşini söndürmek
düşüncesiyle oğlu yaşındaki Adil Giray’a göz koymuştur. Kendisinden daha genç
ve daha güzel olduğu için Perihan’ı kıskanır, kendisine rakip görür. Adil Giray
ile Perihan arasındaki ilişkiyi öğrenince tüm hayalleri suya düşer. Her ikisini
de öldürterek içindeki kıskançlık ve intikam ateşini söndürmek ister. Fakat
işler planlandığı gibi gitmez. Şehriyar kendi kazdığı kuyuya kendi düşer;
koruyucular tarafından linç edilerek öldürülür.
Hamza Mirza:
Şah Muhammed Hüdabende ile Şehriyar’ın oğludur. Hiçbir tehlikeden çekinmeyen,
gözünü budaktan esirgemeyen, son derece cesur bir gençtir. Can yakmaktan, kan
dökmekten zevk alan biridir. Askerlik konusunda oldukça yeteneklidir. Savaş
konusunda çok istekli ve başarılı olmasına karşın, devlet yönetimiyle pek
ilgilenmez
Perihan:
Şah Tahmasp’ın kızıdır. Adil Giray’ın sevgilisi ve Begüm Şehriyar’ın rakibidir.
Genç ve güzel bir kızdır; bunun yanı sıra gerektiğinde bir erkek gibi at binip
kılıç kullanan bir kızdır. İran Devleti’ne esir düşen Adil Giray’a ilk görüşte
âşık olur. Adil Giray da Perihan’dan hoşlanır. Onun hem kalp hem de yüz
güzelliğinden çok etkilenir, ona derin bir aşkla bağlanır. Fakat Begüm
Şehriyar, birbirine delice tutkun olan bu iki genç âşığın arasına kara çalı
gibi girer, mutluluklarına engel olur.
Vezir Mirza Süleyman: Yılların
verdiği tecrübeyle tehlikeleri önceden sezebilen, zeki, kurnaz bir adamdır.
Devlet yönetiminde söz sahibidir. Perihan’ın bir isyan çıkarıp sevgilisi Adil
Giray’ı Şah ilan edeceği haberini Şehriyar’dan öğrenir. Şehriyar’ın ısrarı
üzerine genç âşıkları öldürmek için plan yaparlar. Fakat vezir, Adil Giray’ı
Şehriyar’ın da sevdiğini bilir. Bu şehvet düşkünü azgın kadının Adil Giray’dan
sonra da rahat davranacağını, bu sebeple devletin geleceği için Şehriyar’ın da
öldürülmesi gerektiğini düşünür
Şemhal:
Çerkez beylerinin reisi, Dağıstan’ın hakimidir. Perihan’ın dayısıdır. Şemhal,
Perihan’ın destekçisidir.
Cafer:
Sarayda görev yapan koruyuculardan biridir. Gizli kapaklı konuşmaları işitme
konusunda son derece ustadır. Gözünü para hırsı bürümüştür. Şehriyar’dan aldığı
yüzlerce altın karşılığında, Adil Giray, Perihan ve Cezmi arasında geçen
konuşmaları nakleder. Şehriyar’dan aldığı emir doğrultusunda Adil Giray’ın
kaldığı köşkün önünde gizlenerek nöbet tutar, Cezmi’ye nişan alır ve onu vurur.
Mehmet Giray:
Osmanlı İmparatorluğu’nun kuzey sınırlarında kurulmuş olan Kırım Hanlığı’nda
Devlet Giray’dan sonra başa geçen kişidir. İslâm birliğinden çok Cengiz
töresine bağlıdır. Veliaht tayin ettiği kardeşi Adil Giray’dan çekindiği için,
hain planlarını gizler.
Adil Giray:
Kırım hanı Mehmet Giray’ın kardeşi, Perihan’ın sevdiği erkektir. İranlılarla
yapılan bir savaşta Osman Paşa’nın kuvvetleri zor durumda kalır. Adil Giray,
emrindeki kırk bin Tatar askeriyle Osman Paşa’nın yardımına gider. Cezmi ile
Adil Giray bu savaştan sonra birbirini çok seven iki yakın arkadaş, iki candan
dost olurlar. Adil Giray ve kardeşi Gazi Giray, yanlarındaki az sayıda askerle
at çayırlatmaya çıktıkları bir sırada kalabalık İran ordusuyla karşılaşırlar.
Uzunca bir süre kahramanca savaştıktan sonra esir düşerler. Şah’ın karısı Begüm
Şehriyar, Adil Giray adındaki genç şehzadeden çok etkilenir. Rahatça
görüşebilmek düşüncesiyle onu sarayın tenha bir köşesine yerleştirir. Çok
geçmeden içindeki ateşi söndürmesi için Adil Giray’ı sıkıştırmaya başlar. Fakat
Adil Giray, annesi yaşındaki Şehriyar’ı değil, Perihan’ı sevmektedir. Adil
giray, Perihan’ı çok sever, onunla evlenmeyi düşünür. Fakat Şehriyar, bu genç
âşıklara çok acı çektirir.
Gazi Giray:
Adil Giray’ın kardeşidir. Şehriyar, kardeşiyle yaşayacağı gönül macerasında
kendisine engel olabilir düşüncesiyle Gazi Giray’ı Kahkaha Kalesi’ne
hapsettirir. Âşık olduğu Adil Giray’ı ise sarayda konuk eder.
Zaman
XVI. yüzyılda II. Selim
devrinde başlayıp aralıklarla yarım yüzyıl kadar devam eden Osmanlı-İran
savaşları döneminde yaşanır. TDV
Mekân
Olay Sokullu Mehmet Paşa
döneminde, İstanbul da başlar, Azerbaycan da İran da sürüp gider ve Tebriz
Sarayında sona erer. İran Şah’ının sarayında misafir edilen Adil Giray
rahattayken kardeşi Gazi Giray Kahkaha Kalesinin zindanında esir edilmektedir.
Olaylar Adil-Şehriyar-Perihan üçlüsünün ortak mekânında sarayda ve genellikle
Adil Giray’ın odasında geçer .
SONUÇ
Cezmi, Namık Kemal’in kendini romantizmin ve
ideolojinin eline en fazla bıraktığı romanıdır. İntibah romanı ve tiyatro
eserlerinin yanı sıra Cezmi, müstenit olduğu tarihe bağlılığı ile yazarın bu
konudaki özel hassasiyeti çevresinde gelişen, aynı zamanda da Türk edebiyatı
romanının ilk örneklerinden olması özelliğine binaen diğer roman ve tiyatro
eserlerinden farklı bir konuma sahiptir.
Tarihe müstenit kavramı
üzerinde Tanpınar’ın şu şekilde bir yorumu vardır: “Şairâne hayallerin,
mübalâğaların bolluğuna rağmen kahramanların muhitleri ve devirleri için tabiî
oluşlarıdır. Tarihçi Nâmık Kemal'in kahramanları tarihî çerçeve içinde, en
tabiî şartlarıyla yaşarlar. Yalnız muharrir tarafından sevk edildikleri zaman
Fransız romantizminin belli başlı yol uğraklarından geçerler. Cezmi, Nâmık
Kemal'in Osmanlı tarihi ile iyiden iyiye meşgul olduğu yıllarda ve Celâleddin
Hârzemşah'taki tecrübelerden sonra yazıldı. Muharrir biyografiyi, tarihî piyesi
tecrübe etmiş bulunuyordu.” Tanpınar’ın Cezmi romanı ile ilgili bu
ifadelerinden yola çıkarak karakterlerin roman kurgusu içerisinde tabii
seyrinde yaşarlar. Tanpınar’ın bahsettiği Fransız romantizminden izler
taşıyan bir kurguya sahip olan roman,
birçok yönüyle tarihten çok romantizme müstenit bir eser olduğu için romanda
yer alan karakterlerin kurgunun içerisinde olağanüstü ve şairane halleriyle çok
da göze batmamaktadır. Çünkü roman bu temeller üzerinde kurulmuş ve yazar,
belki de farkında olmadan, romanın kendi gerçekliği içerisinde tutarlılığı
sağlamıştır. Farkında olmadan dememin sebebi ise İntibah romanında yahut diğer
tiyatro eserlerinde göze batan birçok unsur ve tutarsızlık olmasıdır. Okurların yahut o romanı değerlendirenlerin
yadırgamayacağı, yaşadığımız gerçekliğe uygun ve tutarlı bir roman kaleme almanın
kaygısı ile kaleme alınan romanlar, hele de bu roman edebiyatımızın ilk romanlarındansa,
bu kaygının daha da üst seviyeye çıkması ile gerçeklik konusunda bazı
eksiklikler yaşamış olabilir. Lakin tarihe müstenit bir hikâyenin roman
içerisinde verilmesi, yazarın bu cihette işini daha da kolaylaştıracak bir
durum olmuş olabileceği gibi Tanpınar’ın yorumunda bahsettiği tabiiliğe de bu
sayede erişilmiş olabilir.
Eğer yazılmış olsaydı romanın ikinci cildinde
hayatı ve kişiliği hakkında daha fazla bilgi sahibi olacağımız, romana da adını
veren Cezmi karakteri, Namık Kemal’in Tanzimat Fermanı ile başlayan, akabinde
93 Harbi ve sonrasında yaşanan döneme sunduğu idealleştirilmiş bir modeldir.
Romanın bir proje romanı olduğundan bahsetmiştik. Cezmi karakteri ise bu projenin
en önemli figürüdür. Mehmed Akif’in Asım’ı, Tevfik Fikret’in Haluk’u gibi Namık
Kemal’in de Cezmi adında bir ülküsü vardı. Elbette bu üç isim birbirinden her
ne kadar ayrılsa da ortaya çıkış sebepleri birbirlerine benzerlik
göstermektedir
Savaşlarla ve geçimsizlik
derdiyle yaşanan bunalımlar, medeniyete ayak uyduramamak, siyasi çekişmelerin
ve iktidarsızlığın yarattığı süreçler ve aranan çözüm yollarıyla ortaya çıkan
bir şeyleri değiştirme düşüncesi bir proje halini alıp planlanırken topluma
sunulan ideal birey tipi, daha sonraları Cumhuriyet’in kuruluşunda da karşımıza
çıkacağı gibi sair toplumlarda da yaşanan ve yaşanmış bir ihtiyaçtır. Cezmi karakteri
yazarın zihnindeki toplum yapısının içerisindeki bireyin yansıması olarak
romanda yer alsa da romanın yarıda kalması ve ilk cildinde Cezmi’nin ikinci
planda kalması bize bu ideal birey tipini sezdirmiş lakin onun hakkında yeteri
kadar bilgi sahibi olmamızı sağlayamamıştır.
Cezmi karakteri her şeyden önce vatan sevdası
içine işlemiş, kendi öznelliğini aşan değerlere gönül vermiş ülkücü bir tiptir.
Onun ruhunda iman ve samimiyet sarsılmaz bir temeldir. Aradığı kudreti inancında bulan bir bireyin
kendinden eminliği ve ülkücülüğün gözü karalığı onun kişiliğinde can bulmuş
gibidir. İnsanların ümitlerini
kaybettiği, inançlarını şüphenin pençesinde kaybettiği, ayağının altındaki
toprağın geçen her saniye zelzelerle sarsıldığı ve kaydığı bir zeminde doğması geren
hürriyet, vatan ve iman mefhumlarının gerçekleştireceği değişimin beklendiği
bir zamanda, insanları bir ideale bağlayacak ve onları iradeli kılarak dengeyi
getirecek olan Cezmi, aşk hakikat, siyaset, vatan ve dini yapının içerisinde
dengeyi sağlayacak olan düşüncenin ete kemiğe bürünmüş halidir. O tarihe
müstenit olan bir hikâyenin parçasından ziyade bir ülkünün istinat duvarı
olarak inşa edilmiştir.
Adil Giray karakteri, şairliğin ve askerliğin
madde ve mana metaforu içerisinde betimlenen bir karakterdir. Cezmi ile aynı
meşrepte karakterler olsalar da birbirlerinden ayrıldıkları birçok nokta vardır.
Gerçek dünya ile hayal dünyası arasındaki çatışma içerisinde şiire gönül veren
Adil Giray, gerçek dünyanın çetinliği, adaletsizliği ve ağırlığı altında, şair
meşrebinin ona sunduğu zengin hayal alemi içerisinde ağır bir kudretin altında gir
yan bir şekilde yaşamaktadır sanki. Onun en büyük zayıflığı kendisinden öte
olan bir kudretin varlığının yoğunluğu altında ezilen ruhudur. Adil Giray karakteri
ile yazar kendi ile bir benzerlik kurmuş olmasını muhtemel görüyorum. Namık Kemal’in, Osmanlı Devleti’nin ihtişamlı
zamanlarına, Padişahların cephelerdeki başarısına ve hem ilimde hem de sanatta
yaşanan verimli çağlara duyduğu özlemin bir yansıması olarak Kırım Hanı Adil Giray
ile hem savaşçılığı hem de şairliğiyle Osmanlı’ya altın çağlarını yaşatan Fatih
ve Kanuni arasında bir benzerlik kuramaz mıyız? Peki bu benzerliğin
kurulmasının altında, yazarın dönemin bunalımlı şartlarında, her ne kadar umut
dolu bir arayış ile kurtuluş çareleri üretmekten geri kalmasa da geçmişte
yaşanan ve yaşayanlara bir özlem veya bütün bunları çaresizlik içindeki bir
insanın hayallerine sığınması gibi geçmişe sığınması olarak düşünemez miyiz?
Namık Kemal’in nazarında Adil Giray sembol ettikleriyle önemli bir karakterdir.
“Şair nedir? Tabiatın en
sevdalı zamanlarındaki hazin hazin tebessümlerinden yaratılmış bir mahluk!
Handelerinden -gülde şebnem gibi- girye eserleri, giryelerinden -bulutta kavs-i kuzah gibi- ibtisam alametleri
görülür. Tabiata her mahlukan ziyade esir iken, tabiatın fevkine çıkmak ister.
Kendi vücudunu layıkıyla idareye muktedir değilken küre-i zemini zayıf
kollarıyla sürükleye sürükleye başka bir nokta-i feyze, başka bir mcrkez-i kemale
götürmeye çalışır! Bu kadar takat gelmez ikdam ile tab u tüvanı kesilince ya
kafeste siyah pereleler içinde mahpus olmuş olan bülbüllerin nağmesi kadar
hazin, ya küreden teneffüse kafi hava bulunamayacak derecede ayrılıp hiddetle aşağı
süzülen şahinlerin sedası kadar acı feryatlara başlar. "[21]
Romandan alından bu kesit yazarın şair
fıtratını tanımlamasıdır. Görüldüğü gibi şairliğin betimlenmesinde fiili dünya
karşısında hem tabiyet hem öznelik konumlarına aynı anda sahip hem bu dünyaya
maruz kalıp hem de bu dünyayı dönüştürmeye meyyal bir karakterin vurgulanması
söz konusudur. Şairin varoluşu aynı anda birbirine zıtmış gibi görülen
konumlara yönelebilmekte, bu zıtlıkları uzlaştırmakta ya da
geçersizleştirebilmektedir. O halde şairlik fıtratında, bir öznenin kendisinde
kendisini aşan bir potansiyel ikamet etmektedir. Bu potansiyelle, fiili: olanı
zorlayıp "başka bir feyze, başka bir merkez-i kemale", başka bir
olanaklı dünyaya yöneltmek arzusundadır. Böyle bir fıtrat hüzne ele, hiddete de
eğilimlidir. Hem Adil Giray'ın hem ele Cezmi'nin öznelliğinin diğer veçhesi
olan askerlik, bu noktada devreye girer. Hüzne de eğilimli öznenin, kendi içine
dönmesine, dünyadan geri çekilmesine engel olur; hiddeti ön plana çıkararak
kaotik ve fena dünyayı muntazam ve iyi bir dünyaya dönüştürme arzusunu
kuvvetlendirir. Bu tarihsel koşullarda söz konusu muntazam ve iyi dünya
idealinin adı lslam birliğidir.[22]Anlatıcı Adil Giray'ın bu
ideale yönelimini şöyle belirtir: "Adil Giray fıtraten şair oldu[ğu] kadar
da asker yaratılmış ve taharet-i vicdan ve kuvve-i irfanı kendisini bir
meslek-i diyanet ve hamiyete sevk etmişti. Merkez-i Hilafet'i İslam'ın nokta-i istinadı
bilir ve o cihetle saltanat-ı Osmaniyenin devam-ı satvetini kendi bek'a-yı
hayatına mürecceh tutardı."[23]
Aynı zamanda da bir
destan kahramanı olan Adil Giray , daha önce
yazılmış birçok metinler aracıyla literatürde daha sağlam bir yere sahip
olan ve Cezmi'nin gerçekten yaşadığına
dair Tanpınar'ın kesin olmayan iddialarının dışında elimizde kanıt yokken, Adil
Giray hem tarihsel olarak varlığından şüphe edilmeyen hem de değişik metinlere
konu olan bir karakterdir.[24] Namık Kemal ‘in romanın ilk cildinde Adil Giray’ın başından geçen olayları kaleme almasının
altında yatan sebeplerin içerisinde karakter hakkında daha fazla bilgiye ve
gerçekliğe sahip olması mümkündür. Nihayetinde yazarın elinde daha fazla hazır
argüman olduğu için ve yazmak istediği roman tarihe müstenit bir mahiyette
olacağından Adil Giray ile ilk cilde başlamış olması gayet anlaşılırdır. Çünkü
yazar, Cezmi karakterinin içini doldurduğu kadar Adil Giray karakterinin içini dolduramayacaktır.
Hayatı hakkında daha az bilgiye sahip olduğu Cezmi’yi romanın merkezine yerleştirmek,
şüphesiz yazar için daha külfetli bir iş olacağından bunu ikinci cilde saklamış
ve birinci ciltte de ikinci cildin, yani Cezmi’nin hayatının, temellerini atmış
ve romanı kronolojik bir yapıdan ziyade kümülatif bir yapı içerisinde parçadan
bütüne giderek yazmayı planlamış olabilir. İkinci cildi eğer yazılmış olsaydı
daha sağlıklı yorumlar yapılabilirdi.[25]
Romanın idealleştirilmiş kadın tip olan
Perihan, diğer kahramanlar gibi şairane bir tabiata sahip olmasa da asker
fıtratındadır. Kendinden öte bir ideale bağlanmış, ışıltının ve kudretin bir
yansımasıdır. Romanda şu şekilde betimlenen Perihan, tabiatını aşan bir
ışıltıya benzetilmiştir:” Perihan, tabiatın fevvare-i
bedayiinden sıçramış da incimad etmiş bir amud-ı nurani vasfına layık olacak
kadar güzel bir vücut olarak ccephesindee mehtaba karşı tutulmuş gümüş levhalar
gibi saf bir pertev, çehresinde güneşe doğru açılmış gibi pembe bir nur cevelan
ederdi. Mahmur gözleri, perişan saçları sevda gibi, hayal-i aşıkane gibi
hazindi”.[26]
Yazar Perihan karakterini bir ışıltıya benzetmesinin
altında yatan sebeplerden biri de Perihan’ın sağlam bir iradesinin olması ve bu
iradesiyle saray ahalisini bile etkilemeyi başarmasıdır. Gerek güzelliği
gerekse de şiirsel tabiatıyla çevresine yaydığı şairane etkisi onu
sıradanlıktan çıkaran ve Adil Giray’ın kalbine sürükleyen özellikleridir. Bir ideale gönül bağlayan, siyaset ile
meşgul olan ve güzelliği kadar ilim ve irfan yönüyle de ön plana çıkan bu
karakter, tarihi vesikalarda da iyi yetişmiş, kültürlü, siyasal becerisi yüksek
iyi bir yönetici olduğu vurgulanmaktadır. İntibah romanındaki Mehpeyker ve
Dilaşub karakterleriyle karşılaştırıldığına Mehpeyker ile tamamen zıt bir
karakter olan Perihan, güçlü iradesi, ülkücülüğü, cesur ve olgun bir kadın
modelidir. Romanın yazıldığı dönem dikkate alındığında Perihan karakterinin de
roman içerisindeki yerini görmek, anlam ve mahiyetini kavramak daha kolay
olacaktır. Toplum içerisinde ve kendi öznelliği dahilinde kadına geniş bir yer
verilen romanda Perihan, dönemin aile kurumundan siyasete, hürriyetten aşka ve
bireysellikten topluma kadar uzanan geniş bir alanın ideallerinin sunulduğu bir
karakterdir.
Sonuç olarak Cezmi romanını birer idealler aynası,
gerçekliği olarak ele aldığımızda onun dönem içerisinde doldurduğu boşluğu,
yazın dünyasında attığı temelleri ve toplumsal mahiyeti ile bir hayli geniş
alana yayıldığını söylemek mümkündür.
Yayıldığı bu geniş alanda Cezmi
romanını salt romandan daha çok düşünsel bir ürün, proje olarak görmek ve ona
göre değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Bir roman tahlilinden çok ideal
bir gerçekliğin metaforik dünyası içerisinde bir değerlendirme yapmanın Cezmi
romanını anlamak için daha doğru olacağını düşünüyorum. Roman türünün ilk örnekleri içerisinde olan
Cezmi kusursuz bir roman olmasa dahi büyük bir çabanın ve düşüncenin ürünüdür. Romanın yarım kalmasın bir sebebinin de
planlanan romanın ağır bir sorumluluk ve inanç duygusu ile yazılmasından
kaynaklandığını düşünüyorum. Tarihe müstenit bir hikâye adıyla okura sunulan
Cezmi, içinde bulunulan zor zamanda gerek aydınların gerekse de halkın ihtiyaç
duyduğu iradeyi, birlikteliği ve inancı sağlamak gayesiyle Kemal’in Batı
romantizmiyle bir sentez haline getirdiği geleneğin sembolist bir ustanın
elinden çıkan malzemelerle yoğrulan ve kutsal değerleri ayakta tutmaya çalışan
bir istinat duvarı olarak sağlamlığını kanıtlamıştır. Milletimizin bu zor zamanları
atlatmasından Cezmi gibi nice istinat duvarları vardır ki memleketin dört bir yanında
vatan toprağına serpilmiş nur tohumları olarak istirahatlerini
sürdürmektedirler. Yeniden bir kurtuluş destanı yazılacaksa eğer bu toprak
altında yatan o nur tohumlarının bir bir patlayarak gömüldükleri topraktan umut
ve inanç ışığı olarak zihinlerimizde ve gönüllerimizde ait oldukları yeri
bulmalarıyla yazılacaktır. Ama ne yazıktır ki milletimiz, Cezmi’ye ihtiyaç
duymadıkça onu hatırlamayacaktır!
KAYNAKÇA:
Kemal, N. (1888). Mukaddime-i Celâl. Kitabhane-i Ebüzziya.s.17-18
Namık Kemal (t.y.). “Son Pimanlık Mukaddimesi”,
ntibah, yay. haz. Mustafa Nihat Özön, Ankara: Akba Kitabevi
Kemal, N. İntibah.(haz. Mustafa Nihat Özön). Ankara. Akba
Kitabevi.s.79
Efendi, N. M. (1967).
Naîmâ Tarihi I, IV. Çev. Zuhuri Danışman) İstanbul: Bahar Matbaası.
Altuğ, F. (2011). İstinat Duvarı Olarak Cezmi: Tarihe Müstenit Hikâye.
İletişim Yayınları.s.46
Tanpınar, A. H. (2006). XIX. asır Türk edebiyatı
tarihi . Yapı Kredi Yayınları.s.369
Argunşah, H. (2006). Tanzimat'tan II. Meşrutiyet'e Türk
Romanı. Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, (8), s.46
Tural, S. K.
(1993). Tarihî roman geleneği veya Cezmi. Doğumunun 150. Yılında Namık
Kemal, s.72.
Özön, M. N. (1941). Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi
[yazan]. Maarif matbaası.s.9
Kemal, N. (1997). Cezmi,(hzl. Yakup
Celik). Ankara: Akcag Yay.
Hülya Argunşah,
"Cczmi Romanı ve Adil Sultan Destanı," Bilig 4 (Kış 1997): 79.
Kudret, C. (1987). Türk edebiyatında hikâye ve roman (Vol.
1). İnkılâp kitabevi.
|
Uçman, A. (1993). Cezmi. Türkiye
Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 7, 513-514. |
|
KARATAŞ, T. (2011). Nâmık Kemâl, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.
[2] A.g.e.,
sy.17-18
[3] Namık Kemal (t.y.). “Son Pimanlık Mukaddimesi”,
ntibah, yay. haz. Mustafa Nihat Özön, Ankara: Akba Kitabevi, s. 1- 6.
[4] A.g.e.,
s.2-3
[5] A.g.e,
sy. 4-5
[6] A.g.e.
sy.4-5
[7] Kemal, N.
İntibah.(haz. Mustafa Nihat Özön). Ankara. Akba Kitabevi.s.79
[8]
A.g.e,s.10
[9] A.g.e.,
s.10
[10] A.g.e.,
s.68
[11]
A.g.e.,s.67-68
[12] A.g.e.,
s.90
[13] A.g.e.,
s.99
[14] Efendi, N. M. (1967). Naîmâ Tarihi I,
IV. Çev. Zuhuri Danışman) İstanbul: Bahar Matbaası.C.1, sy.314
|
ISO 690 |
[15] Altuğ, F.
(2011). İstinat Duvarı Olarak Cezmi: Tarihe Müstenit Hikâye. İletişim
Yayınları.s.46
[16] Tanpınar,
A. H. (2006). XIX. asır Türk edebiyatı tarihi . Yapı Kredi
Yayınları.s.369
[17] Argunşah,
H. (2006). Tanzimat'tan II. Meşrutiyet'e Türk Romanı. Türkiye
Araştırmaları Literatür Dergisi, (8), s.46
[18] Tural,
S. K. (1993). Tarihî roman geleneği veya Cezmi. Doğumunun 150. Yılında
Namık Kemal, s.72.
[19] Özön, M.
N. (1941). Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi [yazan]. Maarif
matbaası.s.9
[20]
Argunşah,2006, s.47
[22]
Altuğ,2011,sy.30
[23]
Kemal,1997,sy.31
[24]
Altuğ,2011, sy.31
[25] Adil
Sultan destanı ile ilgili detaylı bilgi için bakınız : Hülya Argunşah,
"Cczmi Romanı ve Adil Sultan Destanı," Bilig 4 (Kış 1997): 79.

Yorumlar
Yorum Gönder