Aynı iş yerinde üç senedir çalışıyordu. Masanın başında bilgisayar ekranına bakarken beline iğneler saplandığını, gözlerinin eriyip aktığını hissediyordu. Koşturmaktan, fotokopi çekmekten ve tatsız ofis kahvelerinden nefret etse de iş yerinde her zaman en iyisi o olmuştu. Kendini öteki çalışanlardan bir tık fazla görüyor, şirketin en yetkili mevkiinde bulunmak için tek uygun insanın kendisi olduğunu düşünüyordu. Zaten bunun için katlanıyordu her şeye.
Gıcırdayan
sandalyesinden kalktı, lavaboya gidip gömleğinin kollarını katladı. Suyu yüzüne
çarpmadan önce aynadaki yansımasını gördü, birkaç saniyelik bakışmanın ardından
siyah takım elbisesi içinde toplantı salonuna girdiğini, sekreterinin
bilgilendirmesi sonucu büyük iş adamları ile olan görüşmeyi ustaca yönetmeye
başladığını hayal etti. Hak ettiği, olması gereken buydu. Daha çok para kazanacak,
daha zengin olduktan sonra şaşalı ortamlarda bulunup lüks içerisinde yaşayacak
ve pahalı arabasıyla villasına dönmenin zevkini tadacaktı. Huzurun ancak para
ile geleceğini bunun da çok zaman alacağını kanıksamıştı. Serin suyun
suratından koşarak ayrılması üzerine kurulandı, gülümseyerek sandalyesine geri
döndü. Gülümsemesinin solması saniyeler içinde gerçekleşirken yine kambur
oturup şu veya bu belgeyi onaydan geçirmeye, belinin ağrısını ovalayarak
dindirmeye, gözlerinin acısını parmaklarıyla yok etmeye çalışmaya başladı.
Düşündü. Üç sene önce başka bir sandalyede başka belgelere onay veriyordu,
ondan da önce yine kâğıtlarla dolu bir masanın başında çalışıyordu. ‘’Balıklar,
engin sular, keşfedilmemiş derinlikler… Sahi, dalgıçlar ne kadar kazanıyor acaba?’’
Küçük bir çocukken dalgıç olmak istiyordu, en büyük hayali buydu ve şimdi buna
sadece gülüyordu. Gelecekte bir yerlerde saklandığına emin olduğu güzel günleri
düşlerken doğruldu, arkasına yaslandı ve etrafına baktı; kadınlar, erkekler,
telefon sesleri, klavye vuruşları, topuklu ayakkabılar, kağıt hışırtısı… Başı
dönmeye başladı, aklına geldi; evde onu bekleyen bir karısı yoktu ve en son
geçen ay sıcak bir ev yemeği yemişti. Yuva kurma işini sonraya bırakmayı tercih
etmişti. Nefes almakta güçlük çekmesini anlamlandıramadı, panik bedenini ele
geçirdi; derin derin soluklandı ve titreyen elleriyle su şişesini yakalayıp bir
yudum aldı. ‘’Mutlu olacağım.’’ demişti kendine hep, ‘’ileride mutlu olacağım,
çok param olacak.’’ Kurduğu hayallerle sarhoş olduğu zamanlar dışında asla
gülümsemezdi, sanki tüm gülümsemelerini mutlu olacağı o ileriki zamana saklıyordu.
Boğazı nefeslerine dar gelmeye başlarken omzunda bir el hissetti:
- Ahmet Bey, iyi misiniz?
Ela… Güzel
gözlü, uzun boylu, hayallerindeki kadın Ela… Kendisinden birkaç masa ötede
narin parmakları klavyenin üzerinde gezinirken Ahmet hep onu gözetler, karşılaşacak
olurlarsa hemen gözlerini kaçırırdı. Ona olan hislerini ‘’bir gün’’ söylemeye
karar vermişti; çok mutlu ve zengin olduğu ‘bir gün’. Omzundaki o yumuşacık el
Ahmet’i sarsmaya başladı, o tek kelime edemedi. Hırıltıyla karışık tuhaf sesler
çıkarıyor, kıpkırmızı kesiliyor, kalbinin fazla kasılmaktan kopacağını
sanıyordu. Artık her nabız ufak çaplı can vermeye dönüştü. Ter içindeki vücudu
tehlike sezisi ile sarsıldı. Sesler yankılandı, birbirine karıştı, hayaller ve
gerçekler gözlerinin önünden akıp giderken sarsılarak sandalyesinden kayıyordu;
iki el onu tutmaya çalıştı fakat başaramadı. Masadaki belgeleri, notları, iki
kalemi ve kağıtları koluyla peşi sıra yere sürüklerken haykırmak istedi.
Gözleri yaşlarla dolmaya başladı ‘’Hayır! Olamaz hayır! Şimdi olmaz, gidemem!’’
Görüş alanı siyahlarla kapanıp tüm sesler kesilince geriye boşluktan başka bir
şey kalmadı.
Gözlerini
açtığında hastane onu antiseptik kokusu ve beyaz duvarlarıyla karşıladı.
Gözlerini kırpmaktan başka bir şey yapamıyor, tek kelime dahi edemiyor, hiçbir
uzvunu oynatamıyordu. Şimdi başına ne tür bir felaket geldiğini umursamıyordu; artık
bu duvarlar kadar beyaz ve pencereden görünen gök kadar mavi, umut ve sağlık
dolu yıllarını değersiz amaçların hayalleriyle mahvettiğini anlamıştı bir kere.
Elinin tersiyle ittiği fırsatların, somurtarak çürüttüğü tebessümlerin,
küçümseyerek katlettiği esas hayallerinin intikamını alır gibi ansızın Ahmet’in
başına gelmişti o ağır hastalık; bir damla yaş yüzünün hatlarını çizerken
içinden geçirdi:
- Özür dilerim kendimden, ömrümden. Affedin beni! Özür dilerim küçük gördüğüm hayallerimden ve herkesten. Pişmanlık kadar güç ve hayata karşı kör olmak kadar kahredici başka şey yokmuş!
Doğa B.

Çok beğendim, yazarın ellerine sağlık. Hayatı, hayallerimizi ertelemememiz gerektiğini duyguyu kalemiyle yaşatmış bizlere. Teşekkürler
YanıtlaSilYazarın tüm yazılarını okuyacağım. Umarım güncel olarak yazılar ve şiirler yayımlamaya devam eder. İple çekiyorum.
YanıtlaSil