“Kadınlar insandır. Biz erkekler insanoğlu. ”
-Neşet Ertaş
Kadın hakları, kadınların erkeklerle eşit şekilde sahip olduğu sosyo-ekonomik, siyasi ve yasal hakların tamamına verilen isimdir. Geçmişten günümüze kadın kelimesi ve tarih boyunca önümüze çıkan kadın figürlerinin özellikleri medeniyetlere göre değişmiştir. Konumları ve hakları sosyokültürel alandaki işlevleri yönünden farklılık göstermekte olan kadınların destanlarımızdan başlayarak İslamiyet öncesi Türk tarihinde Selçuklu dönemi, Osmanlı dönemi ve şimdiki cumhuriyet dönemine kadar incelediğimizde elde edilen bulgular kadınların hakiki yerini yansıtmaktadır.
Türk tarihinde göç ebe bir yaşam süren; bozkır, çadır, hayvancılık gibi uğraşları olan milletimizin toplum hayatında iş birliği ile görevlerin yerine getirildiğini görmekteyiz. Kaynaklarda görülen kadın tasvirinde Umay Ana ,bolluk bereket ve doğurganlığın sembolü, sadece bu yönden de değil baharın gelmesi, hıdrellez gibi toprak anayla birlikte tüm doğaya canlılık getirmek yani üretkenlik anlamına geliyor. Göktürk eserlerinde de gördüğümüz İlteriş Kağan’ın eşi İlbilge Hatun’un ismi aslında bir unvandır. “İl” devlet demektir ve devletin bilgesi anlamına gelir. Çin arşivlerine baktığımızda yönetimde ismi geçen kadınların hep unvanı olduğunu görürü z. Dede Korkut destanlarına baktığımızda ise bir erkeğin unvan alması için bir hüner göstermesi gerektiğine değinilmiştir. Kadının devlet yönetimindeki yerine bakacak olursak da hem Göktürk devletinde hem Uygur devletinde ve bozkır kavimlerinin bir çoğunda ciddi söz hakkının bulunması sadece kendi devletlerinde değil ,gelin olarak gönderilen kızlarımız da büyük devletlerde söz sahibi oluyorlardı. Bir gelenek olarak genelde hatun, kağanın sol tarafında oturur ve elçileri birlikte kabul ederlerdi. Fermanlarda alınan kararlarda hatunun onayı olmazsa o karar yürürlüğe giremezdi. Bunun temelleri ise bozkurt inancına dayanmaktadır. Ordusuyla birlikte eşi Tuğrul Bey’i kurtarmaya giden Altuncan Hatun, kadının devlet objektifinden yönetime bakışının güzel bir örneğidir.
Anadolu Selçukluları’nda ve Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmet’in eşine kadar hatun kelimesi kullanıldığını görüyoruz. Beylikten devlete dönüşen bu süreçte ise Âşıkpaşazâde’nin eserlerinde gördüğümüz dört büyük zümre vardır. Ahiler sanat tarafını ;Gaziler savaş tarafını, Abdallar zaviyelerle ilim tarafını ve bizim de bildiğimiz Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı tarafından kurulan Bacıyanı Rum, Kadınları sosyokültürel hayata adapte eden dokumacılık sektörünü ön plana çıkart ıyor. Aslına bakılınca bu kadınlar; elleri silahlı Moğol baskısına direnen ve savaşan kadınlardan oluşuyor. Mal ve mülk sahibi olabildikleri, ticaretle uğraşabildikleri, miras haklarının bulunduğu ve bu hakkı kullanma yetkilerinin olduğu, boşanma hakkı ve nafaka ödemeyen kocasını dava etme hakkı, padişahlara ve valide sultanlara sunulan arzuhalleri de bulunmaktadır. Çok eşlilik konusuna baktığımızda ise bölgesel değişiklik gösterse de zenginlikle ve çok erkek çocuk elde etme ile ilişkili olduğunu görüyoruz. İstatistiklere göre 16.-17 yy da bu oran %12’dir. Osmanlı toplumunda da dikkat edilirse geçmişteki gibi tek eşlilik devam etmektedir.
Vakıfları incelediğimizde %40 oranında kadınlara ait vakıfların bulunduğu ,vakıf kurma nitelikleri içinde de maddi gelirinin olduğunu gösterir. Bir de tabii Osmanlı kadınında bulunan vakıfta yarışmak meselesidir ki vakıf ruhu Osmanlı’da fazlaca bulunmakta ve sadece bir güğümü bile vakfedilebildiği bilinmektdir. Bezm-i Alem valide sultan bu konuda önde gelmiş , ilk memur yetiştiren rüştiye seviyesinde bir okulu vakıf olarak kurmuştur. Sultan Abdulmecit’in kızını ve oğlunu okula birlikte yazdırdığını, öncü olarak kızların okumasında öncü rolünü üstlenmiştir. İstanbul’da gördüğümüz birçok çeşme hayratını da kadınların kurduğunu görebiliyoruz.
Cumhuriyet tarihiyle birlikte, perde arkasında olan kadın, etkilenilen kültürlerin erkekler tarafından kabul görülen kötü yönlerinin etkisinden kurtulmuş. Her ne kadar bize korkunç bir olgu gibi gösterilse de “çağdaş” yani çağına göre haklara Mustafa Kemal Atatürk sayesinde kavuşmuştur. Kurtuluş Savaşı’nın her bölgesinde kucağında bebesiyle savaşa giden, oğlunu şehit veren analara: "Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın !" diyerek diğer ülkelerden önce; Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Türk Medeni Kanunu, Kız Teknik Öğretim Müdürlüğü, Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkı, İş Kanunu, Analık Sigortası, Yaşlılık Sigortası gibi haklar verilmiş ve Türk kadını hak ettiği konumuna ulaşmaya başlamıştır. Geçmişten günümüze mücadele içinde olup kimi zaman cephede at üzerinde elinde okuyla, sosyal düzendeki etkisiyle, eşinin yanındaki konumuyla, okulda öğretmen, hastanedeki doktoruyla, ülkemizdeki bakan ve milletvekilleriyle, gökyüzünde süzülüşü suyun altındaki dalgıçlığıyla kadın … Varoluşuyla kadın.
Batılı ve oryantalist gürûhun Türk kadınını didik didik incelemesinde, medeniyet diye görünen Avrupa’nın kadını koyduğu yere, Çinlilerin isim dahi vermeyip sayıyla adlandırılmasıyla, Arap kültüründe bir utanç haline gelen kız çocuklarının gömüldüğü cahiliye devriyle, antik kent Yunanlılar’da eşiyle bile aynı odada yemek yiyemeyen kadınları görünce bizim aile yapımızı, 1950’lerden sonra köyden kente gerçekleşen göç ile birlikte kadının iş hayatındaki ve ailedeki konumuyla ne kadar cefakar olduklarını göz ardı edemeyiz. “izm”lere sığınılan aslında ne geçmişi mizde ne de günümüzde Feminizm’in, İngiltere’de yapılan köleliğin ve faşizmin etkisiyle oluşan Womanizm gibi akımların medeniyetimizde kültürümüzde gereğinin olmadığını, kadınlara kıymet vermeyen batılıların bir yönü olduğu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.
Ayşegül ALİKO

Yorumlar
Yorum Gönder