Hab-ı Hayal


19 Kasım Salı, yine yıkık barakamda bir gün daha. Çatıdan damlayan suyun belime vuran soğukluğuyla merhaba diyorum güne. Bugün yakacak odunum kalmadı, donmak üzereyim. Tek çarem var: ya eski kitaplarımı ya da defterlerimi yakmak. Defterlerimi yakmaya içim el vermeyince eski romanlardan başladım yakmaya. Köşedeki altı delik tenekeye attığım her romanda sanki bir arkadaşımı daha kaybediyordum. Saatler geçti. Ellerim üşümesin diye çok yazmaktan üç santim kalmış kurşun kalemimle başladım yazmaya. Yazıyorum, yazdıkça ısınıyorum. Yanan romanlarımın hasretiyle yazıyorum. Son romanımı da attım ateşe. Son on beş dakikam. Barakam artık beni korumuyor, donmamak için yanlardan söküp yaktığım tahtaların yerlerinden soğuk rüzgarlar esiyordu. Eski paltomu alıp yola düşmek kalmıştı bana. Dışarıda kar fırtınası, nereye gittiğini bilmeyen ben… Kulaklarımdaki uğultudan çöktüm bir ağacın dibine.


Gözümü açtığımda çığın altında kalmıştım, donmamak için dualar ediyordum. İki kişi uzaktan bir güneş gibi doğdu ufukta, umut gibi... Sıcaklık vücuduma vurdukça içimdeki buzlar çözülüyor, bana huzur veriyordu en sıcağından. O mutlulukla gözümü açtığımda başımda ellili yaşlarda beş altı kadın. Akıllarında deli düşünceler var: “Kim bu, nereden geldi, orada ne yapıyordu, nasıl hayatta kaldı?”. Kapıdan giren genç bir kız, elinde bir kase çorba, içtikçe içim ısınıyor, orada bulundukça kalbimdeki buzlar eriyordu. “İşte bu!” dedim, işte bu huzur, kaybolan benliğim. Yarım saat ya geçti ya geçmedi, içeri iki adam girdi; beni kurtaran adamlar. Onlara evsiz olduğumu, kendimi kaybedip yollara vurduğumu söyleyemedim. Sadece öğretmenim dedim, kayboldum dedim. Getirildiğim yer çok sapaydı. Öğretmen gelmeyen, eğitimi yaşlıların verdiği, okur yazarın az olduğu bir yer. Bana orada bulunan çocuklara eğitim vermem için bir teklifte bulundular. O kadar çok sevindim ki. Kendimi bulmuştum o köyde. Beni küçük, otantik, güzel bir eve yerleştirdiler. Eski okula gidip bir bakmak istedim. Yanıma küçük bir çocuk verdiler. Dar sokağın sonundaki eski okula girdik. Dikkatimi ilk çeken; koridorun başındaki kırık kapı. İçeriye bakmak istediğimde küçük çocuk: “Beyim orası çatıdır” dedi. Başta anlayamadım. Meğer köylüler kitaplara çatı diyorlarmış. İçeri girdiğimde o kadar sevindim ki içeride yüzlerce kitap, yüzerce dost var. Kapıdan girdiğimde o eski kitapların rutubet kokusu; o huzur, o sıcaklık. Gözlerini kapatıp kendini orada kaybetmek istiyorsun. İlk gün kütüphaneyi temizlemekle başladım işe. Yanımdaki çocuk eline bir kitap almış. Ayak uçlarında yanıma gelip, biraz utangaç bir tavırla: “Bana bunu okur musun beyim?” deyince o an orada donakaldım… Onun içindeki öğrenim aşkı beni o kadar etkiledi ki. Hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Toparlanıp eve gitmem, o eski sobayı yakmam gerekiyordu bu kış ayazında donmamak için. Yanıma iki üç dost alıp çıktım kütüphaneden. Sokağa çıktığımda belime vuran soğukluk sırtıma doğru çıkıyor, içim sanki buz tutuyordu. Çocuktan okulun kütüphanesinde unuttuğum paltomu getirmesini rica ettim. Çocuk benim yanımdayken gözleri parlıyor, okuma yazma öğrenmek için can atıyordu. Onun bu aşkını körüklemek için cebimden çıkarttığım eski defterimi ona verdim. Dolma kalemimi uzatırken: “Yarın gel kaleme mürekkep dolduralım ve okuma yazma dersine başlayalım” dedim. İki adım atıp yığılmışım oracıkta. Gözümü açtığımda her yer karanlık, soğuk, rutubetli... Öfkeden bağırmaya, çağırmaya başladım. Kim istemezdi ki yazdığı romanı rüyasında yaşamayı. Yine o çöplükte, hücremdeydim. Bugün bu roman bitmeliydi. Gardiyanların beni küçük düşürmek için defterlerimi almalarının üzerine; yatağımın başındaki duvarda boşluğa yazdım son satırlarımı: “Bugün 20 Kasım; benim doğum günüm ve ben bugün idam ediliyorum…”


Furkan BULDU

Yorumlar