Yoğun bir baş ağrısıyla uyandığında ilk iş saate baktı, sabahın 5’i, uyumadan önce en son ne yaptığını hatırlamak istedi, çok zor değildi. Psikiyatriste gitmiş, reçetesine eklenen yeni ilaçları almak için eczanenin yolunu tutmuş ve eve geldiğinde dünden kalma makarnasını yiyip haplarını içmişti. Psikiyatristi ilaçların fazla uyutabileceğini söylemişti. Zaten acısı çok, yorgunluğu dizlerine dert, kafasındaki kara düşünceleri bulut gibi tepesinde taşıyan bir insana ilaç falan fayda etmezdi. Uyut gitsin! Uyku iyidir. En iyi kaçış ve unutuş anıdır. Ama bazen bu uyku anları istemediği şeyleri gözler kapalı iken bile insanın gözünün içine sokar tabi orası ayrı. En azından şimdilik biraz uyu demişti anlaşılan doktor. Ağır ağır gözlerini açarken keşke bir Gregor Samsa olsaydım, bu hayat insan olmak için fazla gerçek diye geçirdi aklından. Ama ne fayda, böcek değil insandı o. Diğer insanlar nasıl ve ne kadar insansa Günay da insandı ve acıdan yapılmıştı. Biraz gözyaşı ve kederli bir gülüşten ibaretti. Fazla öfkeli ve fazla duygusaldı. Kendini arayışı yetmez gibi bir de iş arıyordu. Her sabah evden çıkıp iş aramak için kendinde güç bulmaya çalışıyordu. Zaten uzunca bir süredir ki bu 30 yıllık yaşamını kapsıyordu, kendinde hiçbir şey için güç bulmuyordu. İdareten nefes alıyor, herkesin olduğu gibi kendi öyküsünün bitmesini bekliyordu. Doğduğundan beri üzerine yapışan bu varolamama, kendiyle iyi anlaşamama lekesi üzerinden çıkmamıştı. Bunun için bilhassa yağmurda şemsiyesini açmıyor, ayakkabılarını çıkarıp damlaların her bir zerresine nüfuz etmesine özen gösteriyordu. Ne yazık ki insanın lekesini yağmurlar da temizlemiyordu. Şansa bugün de yağmurlu bir hava vardı Ankara’da . Evet kimilerine göre işkence sayılan bu hava durumu kendisi için adeta mutluluk sebebiydi. Gök onunla birlikte ağlıyor gibi hissediyordu. Ağlamak anlamaktır biraz, demek ki onu anlayan bir gökyüzü vardı bugün Ankara’da. Bu şehir zaten Günay’ı çok iyi anlıyordu. Onun da kafası dumanlı Ankara’nın da, o da ağlar ve çoğunlukla serttir, Ankara da öyledir. Kahvaltısını yapıp dışarı adımını atmayı başardığında saat 8 idi. Gözlerini çölde su arayan bir sahabe gibi dükkanların camlarına dikmişti. “Açık/ Kapalı”, “500 m ileri taşındık!” yazan tabelalardan başka gözüne ilişen bir şey yoktu. Eleman aranıyor yazan bazı dükkanlara ise o bilerek girmemişti. Kendisini o da arıyordu çünkü… Dükkana girince ne diyecekti hem, kendisini nasıl kanıtlayacaktı? Koca bir boşluk bulaşıkları yıkamak istiyor ya da yerdeki kesilmiş saçları süpürüyor, koca bir boşluk çayları getiriyor… Bunları hayal etmekte zorlanıyordu. En son sahafçılar çarşısına girdi. Kendini arayan bir insan için kitapçıların en iyi yer olduğunu düşündü çünkü orada insanlar kitap arıyordu, iş buyurmak için bir insan değil.
Girip çıktığı sahaflardan 7.si Günay’ı kabul etti, yarın gel başla dedi. Olay o kadar hızlı ve kolay gerçekleşmişti ki Günay hayatı boyunca hiç onunla olmayan şansının hemen yanı başında belirdiğini sezmişti. Akşam vakti evinin yolunu tuttuğunda bu sefer başı camlarda değil yerdeydi. Mutlu olması gerekirdi ama mutlu gibi de görünmüyordu. Ertesi gün işe gittiğinde neyin onu beklediğinden habersiz, kitapları yerleştiriyordu. Kendisini işine o kadar kaptırmıştı ki kapıdan giren kızı, kendisine 3 kere seslendikten sonra fark etmişti. Ama Günay bir şeyi daha fark etmişti o sıra. Kapıdan giren bu kız kapıya ayrı bir anlam yüklemiş, kapının onun güzel elleriyle açılmasından son derece memnun olduğunu hissetmiş, kapıyı açıp içeri giren bu kızın sadece içeri girmemiş olduğunu, 1 bıçağın kalbinin ortasından çok derinlere girmiş olduğunu fark etmişti. Bu bıçağı kız elleriyle Günay’ın kalbine saplamış, Günay ölümün onun elinden olacağını daha o sıra anlamıştı. Yine o sıra, ustası söylenmiş, kızın istediği kitabı ona verip, özür dileyerek kızı uğurlamıştı. Ama bu kapı onun gidişine dayanamazdı. Günay dayanamazdı. Hızla kızın peşinden koşmak için kitapları yerleştirmek amacıyla kullandığı merdivenden inip kapıya yönelmesi 2 dakika bile sürmemesine rağmen sokakta kimseleri görememişti. Yine de bulmak umuduyla yürümeye devam ediyordu. Bu heyecan içinde büyüyüp büyüyüp taşıyamayacağı bir hale gelmişti. Bunun için ayaklarını sürüyordu. Kaybolan bir şeyi ararken geçen sürede kafasında dolaşan düşünceler ayaklanmış, bedenini bir isyanın eşiğine getirmişti. Ama kendisini savaşı usta bir şekilde yönetmesi gereken mağrur bir subay olarak görüyordu. Dışarıdaki isyanlardan çok kendi içindeki isyanlara, bozgunculara, kanaması durmayan bir kalbe söz geçirmesi gerekirdi ama sonuç yine hüsrandı... Akşam evine üzgün adımlarla dönerken, bir sanrıya aşık olduğunu söyleyip kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Kendisini ararken bir de başkasını aramaya gerek olmadığına inandırmaya çalışıyordu. En iyisi unutmak yani uyumak, dedi. Ama köşe başında onu bekleyen biri vardı. Kızı bulmak ve görmek varken kendisini bulmuştu bu sokakta. Önce korktu, kendini, karanlıkta tanıdık bir yüz görmüş gibi rahat hissetmedi Günay. Ama o sanki 30 yıldır kendini beklemiyormuş gibi onu gördüğüne pek sevinmemiş gibi yaptı. Sen git ben arkadan gelirim, dedi usulca. Bıyık altından güldü kendisi. “Gel yanıma” dedi. Günay yanına doğru yaklaşırken kendisinin ‘Yine gidersen bir gün, aklımın yarısını al, ellerimi, parmaklarımı al, gözlerimden birini de al götür ama kalbimi alma. Onu bari alma benden, ortasında kocaman bir boşluk var zaten. Bir kısmı kan sızdırıyor yara bantlarının ve bazen de atmak istemiyor. “Hem beni sana onun bir çift göze aşık olması kavuşturdu” dedi. Birlikte karanlıkta bir oldular. Onları birbirine kavuşturan kız ise bir yerlerde kitapçıdaki bir çift gözü arıyordu ama aslında önce kendisini…
Duygu YAPAR

Dil çok akıcı, kayıp gidiyor... Günay’ı şimdiden çok sevdim. Devamını dört gözle bekliyorum tebrikler 👏🏻
YanıtlaSil